Bugün: 19.06.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Müslümanlar Ümmet Olamadı ki Devlet Olsun.

Müslümanlar Ümmet Olamadı ki Devlet Olsun.

Dünyada İslam siyaseti yerine insanlık siyaseti gereklidir
ÜMMETTEN DEVLETE
Dünya Müslümanları sürekli olarak kolay olana talip olmuşlardır. Oysa ümmet olmadan devlet olunmaz. Ümmet olmak için her alanda direnmek gerekir. Müslümanlar birliktelikler oluşturarak ve sürekli olarak birbirlerinden fikir teatisinde bulunarak insanlık düşmanlarına karşı direnç sergilemenin yolunu ararlar.

“Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.”

“İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” 

“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hali ne olacak!..”

“Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitabı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah`ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah`adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.”

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.”

Ümmet bilinci ve ümmet şuuru demek aslında yeryüzündeki hayatın bütünleştiği nokta demektir. Yaratıcı insanı yeryüzüne göndermeden önce tam donatımlı bir varlık olarak gönderdiğini kur an ı kerimde belirtmektedir.

Ümmet olmak aslına dönerek yaratıldığı fıtratı hatırlamak ve geldiği noktaya döneceğine iman etmek demektir. Tüm insanların ortak özelliği olan vicdanın önerdiklerine kulak vermek demektir.

Ümmet olmak aynı şeyleri paylaşmak ve aynı noktadan hareket etmek demektir. Başkan yok, lider yok, önder yok, imam yok ancak ümmet var. İşte ümmet bunların aslını oluşturan birlikteliktir.

Eğer siz aileyi önemsiyor ailenin korunması için mücadele ediyorsanız kurumsal ümmet şuuruna yaklaşıyorsunuz demektir.

Eğer siz tekilden çoğula doğru bir mücadele içerisinde iseniz ümmet olma noktasında harekete başlamışsınız demektir. 

Eğer siz toplumun kırık noktalarına işaret ediyor ve o noktalara müdahale edecek çalışmalar yapıyorsanız ümmet şuurunun gereğini yerine getirmeye başlamışsınız demektir.

Eğer siz toplumdaki ahlaki çöküntülere karşı duyarlılığınızı ortaya koymaya çalışıyorsanız ümmet şuuru gereğine başlamışsınız demektir.

Eğer siz toplumun inançlarını yok eden şirk bataklığı ile mücadele ediyorsanız ümmet şuuruna vakıf olmuşsunuz demektir. 

Siz eğer adaleti öneriyorsanız ve adaleti aranızda hakım kılıyorsanız adalet için bir mücadele veriyorsanız ümmetten devlete geçmeye hazırlanıyorsunuz demektir.

Eğer siz Allah cc ın verdikleri ile direnebiliyorsanız ümmetten devlete geçme yeterliliğine sahip olmuşsunuz demektir. Mekke de ümmet olanlar Medine de devlet olmuşlardı.

Kuran ı kerimde ümmetle ilgili ayetler

BAKARA-128-134-141-143-213---ALİİMRAN-110--NİSA-41----MAİDE - 48-66----

ENAM  -38-42-108-----ARAF-34-38-181-----YUNUS-19

 

ÜMMETTEN SONRA GELEN DEVLET

1. KİTAP 

"Kitap"   Allah cc ın katından indirdiği vahiy demektir.

Genel olarak: "Allahû Teâlâ (cc) tarafından Cebrail vasıtası ile Peygamberimiz Resulü-i Ekrem (sav)`e indirilmiş olan ve Resulü-i Ekrem (sav)`den bize tevatüren nakledilen ve kıyamete kadar koruma altında olan vahiydir.

Başka bir deyimle "Allahû Teâlâ (cc) tarafından Resulü-i Ekrem (sav)`e vahiy yoluyla indirilmiş, Mushaflarda yazılmış, tevatürle nakledilmiş, tilavetiyle taabbüd olunan mucize kelâmdır"

Kur`an-ı Kerim`in "Mucize" olduğu hususunda hiçbir ihtilâf yoktur.

Kur`an-ı Kerim`in hem lafzı, hem manası Allahû Teâla (cc)`dandır. Bu hususta hiçbir beşerin payı yoktur. Kur`an-ı Kerim`in bize ulaşması tevatür yoluyladır ve indirildiği gibi eksiksiz olarak muhafaza edilmiştir.

Ayet-i Kerime`lerin sureler içerisindeki yerleri de tevkifidir. Bir görüşe göre de “vahiy” tek seferde indirilmiş ve sırası geldiğinde Allah cc ın emriyle Resulüllah tarafından okunmuştur.

Kur`an-ı Kerim`deki hükümler genel olarak ikiye ayrılır: Manası açık, ihtimal ve iştibah`tan salim olarak ibareleriyle hükme varılan ayetlere "Muhkem" denir. İbaresinde, birçok manaya gelme noktasından ihtimal bulunan ayetlere "Müteşabih" denilmiştir. 

Muhkem ve Müteşabih ayetler konusunda Allahû Teâla (cc) müminleri uyarmıştır. Kur`an-ı Kerim`de: : "Sana kitabı indiren O`dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir. Ki bunlar kitabın anası (temeli) dir. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik (Maraz) bulunanlar sırf fitne çıkarmak ve onun teviline yeltenmek için, Müteşabih olanına tabi olurlar. Hâlbuki onun tevilini Allah`tan başkası bilmez. İlimde yüksek payeye erenler ise: "- Biz O`na inandık. Hepsi Rabbimizin katındandır" derler. (Bunları) selim akıl sahiplerinden başkası iyice düşünmez."hükmü beyan buyurulmuştur. 

Yukarıda kitapla ilgili tarihi süreçteki bilgileri sunduktan sonra kitap İslam dininin neden hareket kaynağı olduğuna değineceğiz.

Kur an ı kerimin bir “anayasa” olarak algılanıp hedefinden çıkartılmaması için örneğini Resulüllahın Medine döneminde gördüğümüz gibi olması gerekmektedir. Yani kur an ı kerim bir anayasa değil tüm yasaları ve kuralları kuşatan vahiydir. Şura meclisinin veya bugünkü deyimle yasa yapacak olan meclislerin veya kontrol meclisinin yapacakları veya kontrol ettikleri yasaların atmosferik olarak kur an ı kerimle çelişmemesine dikkat ederler.

Bu bağlamda “İslam hukuku” deyimi yanlış bir deyimdir. İslam hukuku yerine insanlık hukuku kullanılmış olsaydı bugün dünya İslam dinine karşı tavırlarda olmayabilirdi. Çünkü İslam insanlık için vardır. İnsanlık için yaratıcı tarafından gönderilen vahyin atmosferi ve tek Allah cc a teslimiyet göstermek için, kula kulluk olmaması için seçilen hayatın adı İslam dır.

Buradan hareketle tüm insanlığı kucaklayıcı olması gerekirken insanlığın sosyal sınıfı zikredilerek İslam hukuku denmesi ilk bakışta doğru olsa bile İslam kelimesinin insanlığına duyurulmasında sıkıntı olduğundan dolayı sınıfsal ayrım gibi oturmaktadır. Oysa İslam insanlığın huzur bulacağı hayatın adıdır.

Kur anı kerimi anayasa olarak kabul edenlere Hz. Muhammedin Medine yönettiği devletin 47 maddelik “Medine vesikası” adı verilen sözleşmede bir tane ayet bile olmadığını hatırlatmak gerekir. 

2-SÜNNET
Kur`an-ı Kerim`de: "Daha evvel geçenler hakkında Allah bu sünneti koymuştur. Allah`ın sünnetini (adetini) değiştirmeye ise asla imkân bulamazsın".(El Ahzab Sûresi: 62) hükmü beyan buyurulmuştur Bu ayet-i kerime`de geçen sünnet kelimesi "Adetûllah`ın" (veya sünnetûllah) mahiyetini ifade etmektedir..

Önce sünnet kelimesi üzerinde duralım.

Lugat manası; "adet, takip edilen yol, tabiat" manalarına gelir. Araplar "Sünnet" kelimesini takip edilen uygulanan yol manasına kullanıyorlardı.

Bu manada yukarıdaki ayete uygun görünmektedir. Yani sünnet kelimesi Hz. Muhammede ait bir kelime değil aslında Allah cc ait bir uygulamanın adı olduğunu görmekteyiz.

Sünneti daha geniş manada algılayabilmek için vahyin piratilize edilişini Hz. Muhammed’den ve dolayısıyla onun hayatından örnekleyerek dikkate almaya sünnet diyoruz.

İslamın sistem kaynakları arasında gösterilen sünnetin aslında ilk kaynak olan vahyi dışlaması veya vahyin atmosferinin dışına çıkması düşünülemez. Zira yukarıda açıklamaya çalıştığımız sünnetin tevatüründe sıkıntı olduğundan vahyin atmosferine müdahale edebilmesi söz konusu değildir.

Çünkü vahyi Allah cc indirdi ve onun lafzı korumasını da bir şekilde Allah cc yapmaktadır. Sünnetin tarihi sürecinde bu koruma yoktur. Burada izlenecek en iyi yol sünneti vahye danışarak uygulama sahasına indirmek olmalıdır. Vahiyden hareket etmeyen hiçbir şeyin sünnet olamayacağını bilmek ve buna göre hareket etmek hayatımızdaki hurafelerinde asgariye inmesine sebep olacaktır.

İslam hukuku denilen sistemdeki sünnetin kaynak olma özelliği yoktur. Çünkü kur an ı kerimin atmosferik alanından başka hareket alanı yoktur. Zaten Hz. Muhammed in sünneti tabiri bilimsel normlara uymayan bir tabirdir. Zira Hz. Muhammed Allah cc ın elçisi ve kulu idi. Başka bir yol tayin etme hakkı da yoktu imkanı da yoktu.

Buradan bakışla İslam hukuk sistemi adındaki tarihi süreçte sünnetin önemli bir kural olmadığını anlayabiliyoruz.

3. İCMA-İ ÜMMET 

icma kelimesinin lûgat manası üzerinde duralım. İcma Arapça bir kelime olup; "azm, kasd ve ittifak"manalarına gelir.

Bu konu başlı başına ümmetin belası olmuştur. Çünkü bu konu işlenirken ruhbanlaştırma yapmak ve dini asliyetinden çıkartacak düşünceleri kabul etmek gerekmektedir.

İcma yapabilmek için “müctehid” diye bir kurum oluşturulmalıydı. 

Müctehid, arapça bir terimdir. İslam dininde, bir konu hakkında varolan delilleri inceleyerek hüküm çıkartan bilim adamlarına verilen isimdir. Müctehidlerin yaptıkları işe ise dinde ictihad denmekte. 

Yukarıdaki tarife göre hukuk bilginleri dinde yetki ve salahiyet alarak dinin temel hükümlerini bile değiştirmişlerdir. Örnek vermek gerekirse bakara suresi 222 . ayette Allah cc kadınlarla cinsel ilişkiyi yasaklarken Hanefi fukahasından bir müctehid bu ayette yaptığı oynama ile namaz kılmayı yasaklamış ve neredeyse kıyısından köşesinden çırparak yasak olan ilişkiyi serbest bırakmıştır. 

"Müctehid imamların herhangi bir asırda şer`i bir hüküm üzerinde ittifak etmelerine icma denir" tarifini esas almıştır. 

İcma Allah cc ın ayetlerini kale almadan yapılacak tüm görüş bildirmeler aslında Allah cc ın dinine zarar verecektir. Nitekim öylede olmuştur.

İcma-i ümmet; Aslında bir çeşit şura meclisi olabilir. Vahyin atmosferinde gelişecek olan sistemde kur an ı kerime hakim belagatı çok iyi bilenlerle aralarında her bilim dalından alimlerin bulunduğu meclisin alacağı kararlar olarak algılanabilir. Ancak burada da bir sınıflandırma sıkıntısı mevcuttur. İcma-i ümmet olacağına icma-i insan olsaydı vahyin genel olarak tüm insanlık için olduğunu da anımsatmış olacaktı.

Anlam ve yüklem olarak sınıfsal boyutta hiçbir meseleyi içselleştirmemek gerekir. Dünyanın neresinde olursa olsun hukukun temellerinin aynı olduğu görülmektedir. Cana kıymak tüm milletlerde kötüdür. Zina tüm toplumlarda kötüdür. Hırsızlık tüm toplumlarda kötüdür. Vahyin dünyada cezai müeyyide önerdiği üç tane suç tüm toplumlarda kötüdür. 

İnsanlık için çalışması gereken şuraların ümmetle sınırlandırılmış ve tarih içerisinde de olması gereken mecradan çıkmıştır. 

Alimler veya bilginler şurası bugünkü tabirle “anayasa mahkemesi” üyeleri gibi olabilir. Anayasa mahkemesi de “vicdan mahkemesi” olması gerektiğini anlamalıyız. Vahiyle ile vicdanların aynı bütünlük içerisinde olduğunu gördüğümüzde kurulacak şura meclislerinin çıkartacakları tüm yasalar vicdanları zedelemeyecek şekilde olmalıdır.

4. KIYAS-I FUKAHA 

Kıyas; Arapça bir kelime olup "K-Y-S" kökünden (kâyese`nin) dili geçmiş masdarıdır. Lugatta "iki şeyi birbiri ile ölçmek, mukayese atmak ve iki şey arasınaki benzerlikleri tesbit etmek " anlamına gelir.  

Usulü fıkıhta "kitap, sünnet ve icma ile sabit olan bir hükmün; illet ve sebeplerini dikkate alarak, hakkında nass bulunmayan (fakat aynı illetlere sahip olan) meselenin hükmünü ortaya koymaya kıyas denilir"

“Onlara güven ve korkuyla, emniyet ve tehdit ile ilgili stratejik bir haber gelince bu bilgileri yayarlar. Halbuki bu tür bilgileri ilahi hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasulüllah a ve kendi içlerinden olan ululemirlere, savunma görevini yürüten yetkililere götürselerdi, bu bilgilerden sonuç çıkarma yeteneğinde olan uzmanlar, devleti, milleti, insanlığı ilgilendiren emniyetin ve tehdidin mahiyetini anlarlar, stratejik bir değerlendirme yaparlardı. Allah cc ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı çok azınız hariç hepiniz şeytana ve şeytani güçlere uyardınız”. (Nisa 83

Meselelerin ve haberlerin "Ulûlemirlere" alimlere, bilim adamlarına sorulması bir gereklidir. 

“Kıyas; kitap, sünnet ve icma`ya bağlı olan, zanni bir delildir. Hakkında muhtem ve müfesser nass bulunan konularda kıyas yapılamaz. Mücmel olan haberlerde, kıyas usûlü ile hüküm çıkarılır. Müctehid seviyesinde ilme sahip olmayan kimseler; taharri (araştırma) yapabilirler, fakat kıyas ile hüküm veremezler”. 

Yukarıdaki bu paragraf iyi okunduğunda kıyas yapacakların birinci alimler meclisinin dışında bugünkü TBMM ölçeğinde bir meclis gibi olduğunu anlıyoruz.

DİĞER KAYNAKLAR 

a- İstislah: 
Lugat manası maslahat bulunan yönü almak, bir şeyin islâhını, düzeltilip iyi bir hale getirilmesini istemek manalarına gelir.

"Salaha" kökünden gelen maslahat; iyi olma, düzelme, elverişli bulunma manasınadır. Zıddı ise "Fesede" kökünden gelen mefsedettir. 

Kur`an-ı Kerim`de: " O kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten nehyediyor. Onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor" 

Müctehidlerden bazıları bir bölümü "Istislâh`ı"; kıyas içerisinde zikrederek, ayrı bir delil olarak ele almamışlardır. 

b-Örf ve Adet: 
Lûgatta Örf kelimesi; ma`ruf ve irfan ile ilgili olup,  "irfan ehlinin razı olduğu davranışlar" manasınadır.  

İslam Bilgini Kurtubi: "-Selim akıl sahiplerinin razı olduğu ve insanları mutmain eden davranışlara örf denilir" tarifini yapmıştır.

Yaygın olan tarif şudur: "Vahyi atmosfere aykırı olmayan ve akl-ı selim sahibi kimselerin iyi ve hoş bulduğu davranışlara örf denilir." 

Örf ve âdet`te dikkat edilecek husus "vahyen ve  aklen iyi ve hoş" olmasıdır. 

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız konu insanların hayatları boyunca süreklilik devam ettiren bir uygulamadır. Hiçbir hukuk bu tür örfleri yasaklamaz ve hatta yasaklayamaz. Vahyi atmosferde yasaklanan örf yaratıcıya “şirk” koşma durumundaki uygulamalar örflerdir. Bunu da kur an ı kerim yasakladığı için yasaklanır. Yoksa halkın örflerine kimse bir yasak getiremez. Örfler İlk insan Hz. Ademden beri gelen güzel ve hoş olan yaşamsal uygulamalardır. 

İnsanlığın temelini oluşturan vicdan, zeka, elçi, vahiy, sanatsal bilgi, gözlemsel bilgi ve deneysel bilgi bir hiyerarşide alınmazsa insanlığa fayda sağlanacak yerde zarar verilmiş olabilir. Nitekim dünyanın geldiği bu noktada durum böyle olmuştur.

c-İstihsan: 
Lugatta "Bir şeyi iyi ve güzel görmek, tercih etmek" manalarına gelen "Husn" kökünden gelmektedir.  

ıstılâhta; İnsanlığın menfaatini ve adalet esasını dikkate alarak, iki hükümden daha kolay olanını tercih etmektir. İmam-ı Serahsi istihsan`ın müsamaha ve ruhsat esasına dayandığını beyan etmiş ve "Kıyas-ı hoş" olarak isimlendirmiştir.

Resûl-i Ekrem (sav)`in: "Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin nefret ettirmeyin" dediği rivayet edilir.  

Yukarıdaki tüm açıklamalara baktığımızda insanlığın huzuru için İslam dininin tüm gayretleri sarf ettiği gözlenmektedir. Ancak tarih içerisinde yapılan küçük hatalar zamanla sıkıntı olmuş ve insanlık için olması gerekenler sadece İslam ümmeti için olmuştur. Bu durum İslam dinini bir kenarlaşma ile karşılaştırmış ve netice itibariyle de İslam dini yönetim alanında çekilmek zorunda kalmıştır. 

Gereği gibi ümmet olamayan toplulukların yönetimi hak edemeyecekleri bilinmelidir. Allah cc siz kendinizdekini değiştirmezseniz ben sizin durumunuzu değiştirmem diyerek insanlığa bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini bugünkü gibi bize telkin etmektedir. İnsanlık için hazırlana İslam hayat sistemini dar bir kesime hapsedenlerin Rad suresi 11 . ayetten almaları gereken dersi almadıklarını görmekteyiz. 

Bugün Müslümanlar yeniden düşünmelidir.

Sadece Müslümanlara has değil tüm insanlığı kucaklayacak düşüncelere sahip olduklarında ümmet bilinci gelecek ve yaratıcı da bizim hakkımızdaki durum değişikliğini yapacaktır. Asl olan şey ümmet bilinci ile insanlığı kuşatabilmektir.

İslam dininin formüle edilmiş bir yönetim sistemi yoktur. Adaleti hakım kılan şura meclisi ile işleri müşavere ederek yönetim sergilen tüm sistemler kabul edilebilir.

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1689

YORUMLAR (3)

şu sorouyu sormak lazım. dini başkasının aklı ile ölçmek ne kadar yararlı? o şahıs yani taberani dini kendi aklı ile ölçmüş olmuyormu. yada siz ahirette başkasının aklının yaptıkları ilemi yoksa kendi aklınızın yaptıkları ilemi hesaba çekileceksiniz.15.03.2014 20:59
birde adınızı yazsaydınız ya..hangi makaleyi eleştirdiğinizide bilmiyorum..yazarsanız memnun olurum28.06.2013 20:24
(Dini, aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani] Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kur`andan kendi aklı ile, kendi düşüncesi ve bilgisi ile mana çıkaran kâfirdir!) [Mek. Rabbani] Hadis-i şerifte, (Kur`an-ı kerimi, kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahi, mutlaka hata etmiştir) buyuruldu. (Nesai) Herkes sizin gibi kendi görüşünü ortaya atarsa ortada din diye birşey kalmaz. Sizin yaptığınız Alimcilik oynamaktır. Ben de size kur`an`dan ayet ve peygamber efendimizden hadis ve bu zamana dinimizi yücelterek getirenlerin sözlerini ortaya koyarım. İnsanların imanlarıyla oynamayın.. 28.06.2013 15:27

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.