Bugün: 19.01.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Müslümanların ve Hükumetin Dikkatine!..

Müslümanların ve Hükumetin Dikkatine!..

Diyanet işleri başkanlığının devreye girmesi ve Vahyi düzlemdeki çalışmaları desteklemesi gerekmektedir. Camileri STK lara açmalı ve devlet –millet bütünlüğü sağlanmalıdır.

Türkiyeli Müslümanların Dikkatine:

 

Aşağıda Tarihi ve özellikleri/gelişimleri hakkında yazılan sekiz sayfalık bilgi vermeden önce uyarmak ihtiyacı hissettiğim bir konu var..

 

Hindistanda başlayan Vahyi düzlemde düşünme etkinliğini yok edebilmek için İngilizler derhal hindistana giderler ve Kur an ı kerimi öncelleyen düşünceye karşı bir savaş başlatırlar. Müslümanlar birbirlerine düşürülerek güçleri kırılır ve İngilizlerin Hindistanı sömürüsü devam eder. Tabii  bu süreçte Pakistan Hindistandan ayrılır. Pakistanın kurucusu Muhammed İkbal bu düşünce ekolündendi. Bu düşünce ekolü Kur an ı kerimi Hayatın Rehberi olarak alıyor dönemlere ait söylenmiş sözleri dönemin sorunlarını çözmekte kullanılan sözler olarak almaktadırlar. Resulüllahı bu noktada değerlendirenler Resulüllahtan sonra gelen Fıkıh ekolünü de bu noktada değerlendirmektedirler. Fıkıh güncel sorunları aşmakta kullanılan yöntem Vahiy ise hayatın tamamının Rehberi olarak alınmaktadır.

 

Aynı Oyunu bugün Türkiyede görüyoruz. İngilizler Tarikatları gurupları ve Vahyi bilgiden çok uzak bazı mahfilleri kullanmaya başladığını görmekteyiz. Kur an ı kerime karşı çıkan bu çevreler Kur an ı kerimi öncelleyenleri eleştirmekte ve “işaret” tahtasına yerleştirmektedirler. Bilindiği gibi Türkiyede özellikle akademik sahada yüzlerce Prof, Doçent, Doktor vahyi düzlemde yeni bir sistem organize ederek İnsanlığı kapitalizmden kurtarmaya çalışmaktadır. Bu durum İngilizleri harekete geçirmiş olabilir. Bu süreçte bu ilim adamlarına, bu araştırmacılara yönelik suikastlar gelebilir.

 

Bilindiği gibi ülkemizde Tarikatlar yasaktır.

Ancak bugün Türkiye de gündemi tarikatlar belirlemektedir. Diyanet işleri başkanlığı Kur an ı kerimi şemsiye yaparak yeniden düşünce yapısını belirlemelidir. Vahyi düzlemdeki gelişmeler ileride Osmanlı imparatorluğundan çok daha büyük ve güçlü bir devletin geleceğinin işaretleridir. Bu çalışmaları şimdiden yok etmek isteyecek güçler mutlaka devreye gireceklerdir. Bu güçleri yetkisiz ve etkisiz bırakmak için Diyanet işleri başkanlığının devreye girmesi ve Vahyi düzlemdeki çalışmaları desteklemesi gerekmektedir. Camileri STK lara açmalı ve devlet –millet bütünlüğü sağlanmalıdır.


Hindistandaki bu ekolün üzerinde İngilizlerin oyun tertiplemeleri neticesinde Hindistan bölünmüş ve bu ekol Pakistanı kurmuştur.

Araştırmacının yazıdaki "vurgu" diline katılmadığım halde Yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan yayınlıyorum....

 

HİNDİSTANDAKİ HAREKET

Kur’âncılık Düşüncesinin Hint Alt-Kıtasında Ortaya Çıkışı Hint alt-kıtasında, İslâm düşüncesinde sünneti gözardı ederek sadece Kur‘ân’ı referans almaya çağıran (1) ve bu bölgedeki entelektüel kesim üzerinde büyük iz bırakan bu oluşum (2), dinî bir cemaat ve grup olarak 1902 yılında Abdullah Çekrâlevî tarafından Lahor‘da kurulmuştur.(3)Ancak bu oluşumun üzerine ikame edildiği temel görüşler göz önünde bulundurulduğunda, bu hareketin kökleri Seyyid Ahmed Han (1817-1889)‘a (4) ve onun talebesi Çerağ Ali‘ye (5)dayanmaktadır. Zira Kur’âncılık düşüncesi, Seyyid Ahmed Han ve onun görüşlerini benimseyenler tarafından yayılmaya çalışılan sünnet karşıtı fikirlerin intişarının hemen akabinde, 19. yüzyılın sonlarına doğru yeşermeye başlamıştır.(6) Sonuçta bu hareketin esas gelişimi Abdullah Çekralevî sayesinde olmuş, ardından sancağı Hoca Ahmedüddîn Amritsarî ve ondan da Mevlânâ Hâfız Eslem Ciraçpirî devralmışlardır. Ölüm tarihi olan 1985 yılına kadar da bu hareketi Gulam Ahmet Perviz sürdürmüştür.(7)

”Ehl-i Zikr ve‘l-Kur‘ân” adıyla kurumlaşan bu hareketin mensupları, Hz. Peygamber‘in hadislerini inkâr etmeleri sebebiyle münkirîn-i hadîs, sadece Kur‘ân’ı referans aldıklarını söylemeleri sebebiyle Kur‘ânî(yyin),hareketin ilk liderine nispetle Çekrâlevî, özellikle Seyyid Ahmed Han‘ın pozitivist ve naturalist görüşleri sebebiyle neyçirî/tabiatçı ve bu ekolün en velid şahsiyeti olan Gulam Ahmet Perviz‘e nispetle Pervizî adlarıyla anılmışlardır.(8) 

Hareketin öncülerinin kaleme aldığı eserlerden bir kısmı genelde ilk basıldığı şekliyle kalmış, bir kısmı da basılma şansı dahi bulamayarak ya el yazması eserler olarak korunabilmiş ya da kaybolmuştur.(9) Dolayısıyla araştırmacıların, bu ekole ait ilk elden ve birincil kaynaklara ulaşmaları oldukça zordur. Bu zorluğun nedenlerinden birisi, müntesipleri tarafından yazılan eserlerin neredeyse tamamına yakınının Urduca (10) diliyle yazılmasıdır. Diğer bir neden ise, bu ekolün fikirlerinin, özelde Hint alt kıtasında genelde de tüm İslâm dünyasında tepkisel bir yaklaşıma ve bunun sonucunda da dışlamaya maruz kalmasıdır.(11)

Kur‘ân İslâm’ı (12) olarak da tabir edebileceğimiz Kur’âncılık düşüncesinin Hint alt-kıtasında ortaya çıkışı ve bir ekol haline gelmesinin değişik sebepleri vardır.(13)Bu sebeplerden ilki ve belki de en önemlisi, Hindistan‘ın İngilizlerin eline geçtiği 1857 yılı öncesi ve sonrasında İngilizler tarafından yapılan Hrıstiyanlık propagandası ile Oryantalistlerin İslâm kültürü ve medeniyeti hakkındaki art niyetli çalışmalarıdır.(14) Sömürgeleştirilen Hindistan‘a Doğu Hint Şirketi sponsorluğunda gönderilen Avusturya asıllı İngiliz oryantalist Dr. Alois Sprenger, Delhi‘de kurulan İslâmî İlimler Fakültesi‘nin başına getirilmiştir. İlk kez hadislerin büyük bir kısmının “uydurma“ olduğunu söyleyen ve sünnetin değeri üzerine makaleler yazan kişi de yine Sprenger‘dir.(15) İslâm dünyasında ilk kez sünneti toptan inkâr hareketi de,yine bir İngiliz sömürgesi olan Hindistan Müslümanları arasında çıkmıştır.(16)


Hatta Kur‘âniyyun hareketi, en azından düşünce boyutunda olsa da, kendisine dayandırılan ve bu hareketin fikir babalığını yapan Seyyid Ahmed Han, Doğu Hint Şirketi‘nde memur olarak çalışmıştır.(17) Diğer yandan sömürge ülkelerinin hayatiyetlerini sürdürmeye yarayacak her türlü faaliyetlere destek olması(18)ve doğrudan ya da dolaylı olarak bazı Müslümanları sömürge yönetiminin kendi okullarında eğitmesi (19)gibi hususlar örnek olarak gösterilebilir. Goldziher bu etkileşimi şu şekilde dile getirmektedir: —Yeni Mutezile olma özelliğine sahip, kolonyalist Avrupalılarla yüz yüze gelen İslâmî çevrelerden müteşekkil Hint okuluna, bu temas neticesindeki kültür transferinden doğan kültürel bir hareket damgası vuruldu. Onların reformist yönelişleri, Batı uygarlığının etkisine boyun eğmişti. Onlara göre dini bakış, kolayca uyarlanabilen, çok gayret ve ehemmiyet göstermeksizin çözümleyebildikleri ikinci dereceden önemli bir şeydi.“(20)

Ancak sünneti toptan inkar eden ve peygamberlik fonksiyonunu gözardı ederek âdetâ peygamberi işlevsiz hale getiren indirgemeci bir düşüncenin ortaya çıkmasındaki nedenleri sadece dış etkilere bağlamak ve oryantalistlerin çalışmalarıyla izaha kalkışmak, sorunu anlamaya çalışmaktan daha çok, bir anlamda çözümsüzlüğe itmek ve olayları tek taraflı değerlendirmek anlamına gelebilir. Zira —tarihin miras olarak bize devrettiği problemler ve bu problemleri çözecek ilmî ve entelektüel birikimin azlığı, modern hayatın dayatmaları karşısında İslâm dünyasının içine girdiği düşünce krizi ve bunu aşacak düşünsel ve ahlâkî iradenin yokluğu,“(21)böylesi bir ekolün çıkış sebepleri arasındadır. Müslümanlar arasında bu tür bir yönelişin ortaya çıkmasının sebeplerinden bir diğeri de, İslâm kültür mirasının içinde barındırdığı bid‘at ve hurafeler ile bu ekolün sahipleri tarafından İslâm ümmetinin mezhebî taassup ve farklılıklardan kurtularak tek bir çatı altında toplanmasının gerekliliğinin hissedilmesidir.(22) Dahası hadislerin zahirine son derece tavizsiz bir şekilde sarılan ve aklı en zayıf hadise bile feda eden, hadislerin metninde problemler olmasına rağmen senetteki zahiri sağlamlığı öne çıkaran Ehl-i Hadîs (23)gibi bir akımın çıkması (24), bu ekolün öncülerinin işini kolaylaştırmıştır. Çünkü bu ekolün önderlerinin hayat hikayelerine bir göz attığımız zaman, bunlardan bazılarının geçmişte ya Ehl-i Hadîs (25)ekolüne mensup olduklarını veya tasavvufî bir eğitim aldıklarını (26)ya da iyi bir dini eğitim alan entelektüel (27)kişiler olduklarını görmekteyiz.

Bu ekolün temel görüşlerine ve Kur‘ân’ı yorumlama yöntemlerine geçmeden önce şu hususa dikkat çekmek gerekmektedir: Halihazırda Hint alt-kıtasında din ve dünya işlerinde sadece Kur‘ân‘la yetinme ve Sünneti hüccet olarak kabul etmeme temeli üzerine kurulan Kur‘âniyyin hareketini oluşturan dört ayrı grubun varlığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu ekol, kendi içinde homojen bir yapı oluşturmaktan ziyade, bir çok konuda farklılıkların ön plana çıktığı bir oluşumdan ibarettir. Bunlar;

1- Ehli‘z-Zikr ve‘l-Kur‘ân Grubu: Kur‘âniyyin hareketinin ilk kurucusu Abdullah Çakralevî‘nin fikirleri ile başlayan bu hareket, talebesi olan Muhammed Ramazan‘ın genel ilkelerini koymasıyla bir ekol halini almıştır.(28)

2- Ümmeti Müslime Grubu: Hoca Ahmedüddîn‘in lideri olduğu grup faaliyetlerine önceleri Amritsarî‘de başlamış, Pakistan‘ın bağımsızlığından sonra da Lahor‘da sürdürmüştür. Bu grubun üyeleri çeşitli aralıklarla “Belağ“ ve “Beyan“ ismi altında dergiler yayınlamışlardır. Namaz, Oruç gibi ibadetlerde İslâm Ümmetinden farklı bir yapıya sahip olmadıkları için farkedilmeleri oldukça güçleşmektedir.(29)


3- Tulu-e İslâm Grubu: Kur‘âniyyin ekolünün en hareketli ve çalışkan grubu, Perviz‘in öncülüğünü yaptığı “Tulu-e İslâm“ grubudur. Pakistan‘ın bağımsızlığından önce Delhi‘de başlayan hareket, bagımsızlıktan sonra liderinin hicreti sebebiyle Pakistan‘a intikal etmiştir. Şu anda Pakistan‘ın tüm şehirlerinde faaliyetlerini sürdürdügü gibi Avrupa‘nın bazı kentlerinde de gruba ait bürolar vardır. Yaklaşık otuz küsur yıldır, hafta sonu tatillerinde cemaatin lideri Perviz tarafından yapılan sohbetler, kasetler yoluyla grubun tüm yurt-içi ve yurt-dışı merkezlerine ulaştırılmaktadır. Son zamanlarda “Ehli‘z-Zikr ve‘l-Kur‘ân“ grubu ile “Ümmeti Müslime“ grubundan bir çok insanın da katıldığı bu cemaatin yüz binlerle ifade edilen üyesi ve sempatizanı bulunmaktadır.(30)

4- Tahrîki Ta‘mîri İnsâniyet Grubu: Yetmişli yıllarda ortaya çıkan bu grubun öncüsü Abdulhâlık Malvada‘dır. Ancak grubun en önemli şahsiyeti, Urduca ve İngilizce‘nin yanında iyi derecede Arapça bilen ve Arap dili üzerine yüksek lisans eğitimi yapmış olan Kadı Kifâyetullah‘tır. Kifâyetullah, hareketinin müstakil ve bağımsızlığına dikkat çekmekte ve “Kur‘ân ve Akıl“, “Kur‘ân‘ın Kur‘ân‘la Tefsiri“, “Kur‘ân ve İlimler“ gibi yayınladığı kitapçık ve broşürlerle fikirlerini yaymaya çalışmaktadır.(31)

Kur‘âniyyin ekolüne mensup kişilerin tefsir anlayışlarına ve Kur‘ân âyetlerine getirdikleri yorumlara geçmeden önce, bu ekolün bazı temel i‘tikadî görüşlerini ve sünnete bakış açıları ile getirdikleri eleştirileri özetlemek, ekolün genel yapısını değerlendirmek açısından önem arz etmektedir.

1—KUR’ÂNİYYÛN EKOLÜNÜN TEMEL GÖRÜŞLERİ

A-) Kur‘âniyyin Ekolünün Bazİ İ‘tikâdî Görüşleri

Bu ekolün sahipleri, Hz. Peygamber‘in, Kur‘ân dışındaki, hissî mucizelerini kabul etmemektedirler. Hatta bazıları Kur‘ân‘da anlatılan diğer peygamberlere ait hissi mucizeleri te‘vil ederek bunların hârikuladeliklerini reddetmektedirler.(32) Ayrıca şefaati ve kabir hayatını; kabirdeki azap ve sevabın varlığını kabul etmezler.(33)

Cennet ve cehennem hakkında da farklı görüşlere sahiptirler. Bir kısmı, cennet ve cehennemin hakikatine inanmakla birlikte, bunların şu anda mevcut (yaratılmış) olmadığına inanmaktadırlar. Diğer bir kısmı ise, cennet nimetlerini ve cehennem azabını psikolojik yönden tahlil ederek, bunlar hakkında anlatılanların birer temsili anlatım olduklarını söylerler. Üçüncü kısım Kur‘âncılar da, cennet ve cehennemin varılacak son durak olmadığını, aksine bunların, insanın hayatında geçirdiği devrelerden sadece bir devre olduğunu öne sürmektedirler.(34)

B-) Kur‘âniyyin Ekolünün Sünnet ve Hadis ile İlgili Görüşleri
ve Bunlar Etrafındaki Şüpheleri


Sahih hadis ve sünnetleri reddederek Kur‘ân İslâmı söylemini dillendirenlerin tarihte ve İslâm kültür geleneğinde her hangi bir dayanaklarının var olup olmadığı ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bireysel anlamda; örneğin Hz. Aişe(r. Anhâ)‘nın kendisine bildirilen bazı rivayetleri reddederek “Kur‘ân size yeter“ dediğini (35), bir grup ve ekol olarak da, “Kur‘ân‘da her şeyin çözümü vardır“ düşüncesini slogan haline dönüştüren Haricîlerin sünneti inkâr ettikleri(36),İmam Şâfiî‘nin de, ”Bütün Hadisleri reddeden topluluğun sözü hakkında” (37)başlığı altında böyle bir grubun o dönemde varlığından bahsettiğini (38),Mutezile ve Şia‘nın sünneti (kısmen veya toptan) inkâr ettiklerini (39)gerekçe göstererek, bazı kimseler bu söylemi tarihten ve İslâm geleneğinden delillendirmeye çalışmaktadırlar. Buna karşın böyle bir söylemin tarihi hiçbir dayanağının olmadığını ifade eden Görmez, sözlerine şöyle devam etmektedir: “Hz. Âişe‘nin, Hz. Ömer‘in hatta Hz. Ebu Bekir‘in zaman zaman ”Hasbunâ Kitâbullah” (bize Allah‘İn Kitâb‘ı yeter) ifadelerinden bu naiv düşüncenin temellerini başlatanlar sadece rivâyet istismarcıları olabilir. Kelâmcısı, müfessiri, usûlcüsü hatta muhaddisi ile Mutezile mezhebini ve bu mezhebin esaslarına bağlı İslâm âlimlerini topyekûn Sünnet münkiri olarak ilân edenler, bizzat bu âlimlerin eserlerini okuma zahmetine katlanmayıp beşinci veya altıncı neslin Milel-Nihâl kitaplarından hareketle ahkam kesenlerdir. Hâricîleri dahi topyekûn sünnet münkiri ilân etmek, ilmî emanete riayetsizlik olur. Milâdî 786 yılında vefat eden ve onbeş şeyhinden naklen sahih olan hadisleri ilk olarak derleyerek “el-Câmiu‘s-Sahîh” adı ile günümüze intikal eden eserin sahibi Rebî b. Habib‘in bir Hâricî olduğunu burada hatırlatmak yeterlidir.“ (40)

Şimdi de bu ekolün Sünnet etrafındaki şüphelerini şu şekilde (maddeler halinde) özetleyebiliriz:
1. Allah‘ın Kitabı bize yeter,
2. Sünnet, Allah tarafından gönderilmiş bir vahiy değildir,
3. Sünnet doğrultusunda hüküm vermek, hükümde şirk koşmaya götürür,
4. Risalet asrında sünnet şâri değildi,
5. Rasulullah‘ın sözleri, o dönemin şartlarına uygun olarak ve ashabının ihtiyaçlarını gidermek için söylenmiştir. Dolayısıyla yaşadığı dönemle sınırlıdır. Günümüzün şartları ise tamamen farklıdır,
6. Senet ve metin açısından Sünnete tenkidin girmesi, sünnetin tedeyyün sıfatını ortadan kaldırmıştır,
7. Sünnet, Müslümanlar arasında ayrılığa sebep olmaktadır.(41)


Neticede Sünnetin tedvininin geç dönemlerde başlaması, sünnetin mânâ ile rivayeti, Allah tarafından korunma garantisi olmadığı için hadisler arasına bir çok uydurma hadisin girmesi, sünnetin hem doğruluğu hem de yalanı içinde barındıran âhad haberlerden oluşması... gibi sebeplerden dolayı sünnetin Rasulullah‘a nisbetinin yakînî bir bilgi içermediğini iddia etmektedirler.(42)

Buna karşılık Musa Cârullah, Sünnetin İslâm‘ın temel kaynaklarından birisi olamayacağını iddia eden ve sahih hadislerle sünnetleri reddederek kendilerine ”Ehl-i‘l-Kur‘ân‘ adını veren bu ekol mensuplarının, Kur‘ân’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamberin sünnetlerine bilhassa Kur‘ân adına karşı çıkmalarının, Kur‘ân‘la apaçık bir istihzâdan başka bir anlam taşımadığını söylemektedir.(43)

2- KUR‘ÂNİYYÛN EKOLÜ MÜFESSİRLERİ VE TEFSİRLERİ

Kur‘ân’ı temel kaynak olarak kabul ederek tüm fikirlerini ona dayanarak ürettiğini iddia eden ekol mensuplarının, Kur‘ân üzerinde olağanüstü bir çaba göstererek çalıştıklarını müşahede etmekteyiz. Bu sebeple Seyyid Ahmed Han başta olmak üzere, Abdullah Çekrâlevî, Ahmedüddîn Amritsarî ve Gulam Ahmed Perviz gibi bir çok ekol mensubu tarafından Kur‘ân tefsirleri yazılmıştır. Bu sebeple biz ekolün önde gelen müfessirlerinden Seyyid Ahmed Han, Abdullah Çekrâlevî, Ahmedüddîn Amritsarî ve Gulam Ahmed Perviz‘in kısaca özgeçmişlerini ve tefsirlerini tanıttıktan sonra(44), tefsirdeki yöntem ve metodolojilerini ana hatlarıyla sunmak istiyoruz.(45)

A-) Ekolün Önde Gelen Müfessirleri ve Tefsirleri

1. Seyyid Ahmed Han ve “Tefsîrü‘l-Kur‘ân” Adlı Eseri

Seyyid Ahmed Han, gerek Ehl-i Kur‘ân‘ın fikir babası olması gerekse Hint alt kıtasının eğitim, fikir ve kültür hayatına vurduğu damga sebebiyle üzerinde çok fazla durulan ve hakkında çok sayıda çalışma yapılan bir şahsiyet olmuştur.(46) 1817 yılında Delhi‘de dünyaya gelen Seyyid Ahmed Han, daha küçük yaşta iken temel dini bilgilerini aldıktan sonra Arapça ve Farsça dil eğitimi ile matematik, geometri ve tıp alanında eğitim gördü. Dini konularda ders aldığı hocalarından birisi de Şah Veliyyullah Dihlevî‘nin torunu Şah Mahsisullah b. Şah Refîuddîn‘dir.(47)

Ülkenin değişik bölgelerinde hakimlik görevi yapan Ahmed Han‘ın, İngiliz sömürgesine karşı Hint halkının başlattığı bağımsızlık savaşında, bağımsızlık yanlısı hareketlere destek vermemesi ve bir anlamda İngilizler tarafında yer almış almakla itham edilmiştir.(48) Ayrıca onun 1869-1870 yılları arasındaki İngiltere seyahati sırasında Kraliçe dahil çok sayıda üst düzey yetkilinin iltifatına mazhar olarak çok iyi karşılanması, onun fikir yapısı ve siyasi görüşlerinin tesbiti açısından oldukça önem arzetmektedir. Bizzat kendisinin öncülüğünde 1875 yılında kurulan ve modern eğitim veren kolej, 1920 yılında üniversite statüsüne kavuşarak Aligarh Muslim University adını almıştır.(49)

Seyyid Ahmed Han doğrudan Kur‘ân ve tefsirle ilgili kitap ve makalelerini telif hayatının son dönemi olan 1870‘ten sonra yazmıştır. Kur‘ân tefsiriyle ilgili görüşleri, geniş halk kitlelerini etkilemek amacıyla Urduca (50) diliyle yazmakta olduğu tefsirine (51) mukaddime olarak düşündüğü Tahrîr fî Usili‘t-Tefsîr isimli eserinde görülmektedir.(52) Bu eserinde Ahmed Han, Kur‘ân‘ın Hz. Peygamber‘in kalbine lafzen inzal olduğunu, ancak bunun Cebrâil vasıtasıyla değil ”Meleke-i Nübüvvet‘ vasıtasıyla olduğunu iddia eder. Kur‘ân‘da neshin olmadığını söyler. Kur‘ân dilinde, insanların kelamında bulunan mecaz, temsil ve teşbih gibi hususların bulunmasının normal olduğunu bildiren müfessir, Kur‘ân tefsiri açısından büyük önem arzeden lafızların delaletleri konusunu ele alır ve gerek tek anlamlı gerekse çok anlamlı kelimelerin Kur‘ân‘da hangi mana için kullanıldığının araştırılıp tesbit edilmesi gerektiğini belirtir.(53)

Müellif Tefsîru‘l-Kur‘ân isimli eserini 1876 yılında yazmaya başlamış ve Tâhâ suresine kadar gelmiştir. Henüz yazım aşamasındayken basılmaya başlanan tefsir, bir bütün olarak 7 cilt halinde basılmıştır. O dönemde bu tefsire karşı reddiye türünden kitaplar yazılmıştır.(54)Yazdığı tefsirde, sayfanın sağında âyetlerin Arapça‘sı, solunda ise Urduca tercümesi yer almıştır.(55) Tefsirin içeriğine yakından bakıldığında onun şu görüşleri dikkat çekmektedir: Meleklerin, Müslümanların genelinin tasavvur ettiği türden varlıklar olmadığını onların sadece ”Allah‘ın yarattığı kuvvelerden bir kuvve‘ olduğunu söylemektedir. Aynı şekilde Şeytan da melek gibi bir kuvvedir.

Kur‘ân insanların kullandığı bir dille nazil olduğu için onların kullandıkları üslupları kullanmıştır. Buna göre Kur‘ân‘daki kıssalar hayali ve temsilidir. Dolayısıyla bu kıssaları hakikate yormanın mantıkî bir temeli yoktur. Ayrıca o, İslâm‘ın emrettiği cihadın sadece savunma amaçlı olduğunu iddia eder. Hz. Peygamber‘in Mirâca çıkması olayını da reddeder.(56) Seyyid Ahmed Han‘ın gerek tefsiri gerekse Kur‘ân ve tefsirle ilgili diğer kitapları dikkatlice incelendiğinde onun bütün gücünü ve maharetini yine kendi ifadesiyle ”word of God‘ ile ”work of God‘ (yani Allah‘ın sözü ile Allah‘ın eseri/kâinat)‘ın asla çelişmezliği prensibini isbata verdiği gözlenir. Kur‘ân‘da bulunan ve sebep sonuç ilişkisine ters olan her şey bu prensibe göre yeniden yorumlanmış ve te‘vil edilmiştir.“(57) Tefsirinde, kaynakları kullanma hususunda ilmî ahlak ve ciddiyetle bağdaşmayacak tarzda seçici davranmakla eleştirilen Ahmed Han, özellikle kelimelerin iştikakİ ve kıssaların mahiyeti ile ilgili olarak Kitâb-ı Mukaddes‘ten büyük ölçüde istifade etmiş ve bu bilgilere itimat etmiştir.(58)



2. Abdullah Çekrâlevî ve Tefsirle İlgili Eserleri

19. yüzyılın son çeyreğinde ilim ehli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Abdullah Çekralevî, tasavvuf erbabı olan babası tarafından “Gulam Nebi (Nebi‘nin Kölesi)“ olarak isimlendirilmiş ve 1899 yılına kadar da bu isimle tanınmıştır. Ancak o tarihten sonra, yazmış olduğu tefsirinin mukaddimesinde, bir daha hiç değişmemek üzere “Allah‘ın Kulu“ anlamına gelen “Abdullah“la değiştirmiş ve ölümüne kadar da bu ismi kullanmıştır.(59) İlk eğitimini babasından ve Pencap eyaletindeki okullardan alan Çekralevî, Hindistan‘da yaygın olan Hadis eğitimi için Delhi‘ye gider ve dönemin önde gelen muhaddislerinden olan Nezir Hüseyin‘den dersler alır. Selefî bir akideye mensup hadis ehli alimlerinden biri olarak memleketine dönen Çekralevî, aldığı İslâmi ilimler çerçevesinde artık eserler vermeye başlar.(60)

Çekralevî‘nin hadis alimi ve savunucusu olma durumundan Kur’âncılık düşüncesine geçişine sebep olarak şu ilginç diyalog anlatılır: Bir gün, Hanefî mezhebine mensup amcasının oğlu Kadı Kamerüddîn ile girdiği hadis tartışmasında işin içinden çıkamayan Çekralevî, köşeye sıkıştığını farkederek şu meşhur sözünü söyler: “Allah tarafından Hz.Muhammed(a.s.)‘e indirilen tek vahiy işte sadece bu Kur‘ân‘dır. Bunun dışındakiler ise, vahiy değildir.“(61)

Çekralevî‘nin Kur‘âniyyin hareketinin arkasında, tıpkı Kadiyanilik‘te olduğu gibi, dönemin İngiliz sömürgeciliğinin olup olmadığı hakkında farklı görüşler vardır. Muhammed Ali Gasirî böyle bir gücün varlığını kabul ederken, Gulam Ahmet Perviz de, Çekralevî‘nin hareketinin arkasında böyle bir gücün varlığını kabul etmemekte ve onu iyi niyetli bir kimse olarak görmektedirler. Ancak bu görüşleri serdeden İlâhibâhş, hiçbir delile ve haklı gerekçeye dayanmadan Çekralevî‘nin hareketi ile İngiliz sömürgesi arasında çok küçük de olsa fiilî bir bağlantının var olduğunu iddia etmektedir.(62)

Çekralevî‘nin, sahibi olduğu “İşâatu‘l-Kur‘ân“ isimli dergide yazdığı makalelerin dİşİnda, İlâhibahş‘ın tesbitine göre hepsi de Urduca olarak basılan 14 adet telif eseri bulunmaktadır. Bu eserlerden bazıları şunlardır: ”Tefsîru‘l-Kur‘ân bi Âyâti‘l-Furkân”(63), ”Tercümetü‘l-Kur‘ân bi Âyâti‘l’Furkân”(64),”Salâtu‘l-Kur‘ân mâ Alleme‘r-Rahmân bi Âyâti‘l-Furkân”, ”Burhânu‘l-Furkân alâ Salâti‘l-Kur‘ân.(65) Bu ekol hakkında kapsamlı çalışma yapan hem İlâhibahş‘ın hem de Birışık‘ın ifadelerine göre, Çekrâlevî‘nin eserlerinin tamamına yakını piyasada bulunmadığı gibi kütüphanelerin de kayıp listelerindedir. Bu sebeple, müellifin eserleri arasından sadece “konulu tefsir“ niteliği taşıyan “Burhânu‘l-Furkân alâ Salâti‘l-Kur‘ân” isimli eserine ulaşabilen Birışık (66), bu eserden hareketle onun tefsir metodunu tesbit etmeye çalışmıştır. Eserin yazılma gerekçesi, “Kur‘ân, müslümanların muhtaç olduğu her türlü bilgi ve hükmü tafsilatıyla ihtiva etmektedir, namaz da bunun bir misalidir“ iddiasını isbat etmektir.(67) Her insanın bağlı bulunduğu mezhebe göre namaz kılmasını küfür olarak niteleyen Çekrâlevî, bu eserinde üç temel konuyu incelemiştir; Bunlardan ilki, —Sırf Kur‘ânî namazın farz olduğu ve diğerlerinin küfür ve şirk olduğu; ikincisi, namazın farz kılınma gerekçesi ve kılınmasındaki maksat; üçüncüsü ise, Kur‘ân‘a dayalı namazın âdab ve erkânının ne olduğudur.“(68)

Sünneti/peygamberi devre dışı bırakanların ilk karşılaştıkları sorun, şüphesiz ki namaz olmaktadır. Zira vakitlerin tayininden tutun da kaç rek‘at olduğuna ve nasıl kılınacağına dair Kur‘ân‘da namazla ilgili bilgiler açık ve net olarak yoktur. İşte burada sadece Kur‘ân’ı referans alarak modelsiz/sünnetsiz/peygambersiz bir namazın nasıl kılınacağının ilginç örneklerini görmekteyiz.(69)Sünneti toptan inkar eden Çekralevi‘nin ilk karşılaştığı sorun da namaz olmuştur.(70) Zor bir işe koyulan Çekralevî, bir gün içindeki farz namazların 5 (beş) vakit olduğunu şu âyetten istinbat etmektedir: “Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl...“(71)

Çekralevî bu âyeti şöyle yorumlamaktadır; “Ey mü‘min kişi! Allah‘ın kitabında seni yönlendirdiği üzere gündüzün iki tarafı olan sabah, öğle ve ikindi ile gecenin iki tarafı olan akşam ve yatsı namazlarına sımsıkı sarıl.“(72)

Namazlarİn ikişer, üçer ve dörder rek‘atlı olmalarını da şu âyetten çıkarır: “Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah‘a hamdolsun...”(73) “Ey yer ve gök ehli! Aziz ve Celil olan Allah‘ın rızasını kazanmak için ”Fâtihâ‘ sûresini beş vakit namazlarınızda okuyunuz. Zira o, altı rükun(74) sahibi namazları sizin için getiren meleklerden elçilerini size göndermektedir. Her rüknün hakkı da, Allah‘ın kitabına uygun olarak bazen iki, bazen üç, bazen de dört defa eda edilmesidir.(75)

Birışık‘a göre “Çekrâlevî‘nin buradaki hatası, fiilî ve kavlî sünnetle ortaya konulan ve asırlar boyunca yaşanan beş vakit namaz olgusunu peşinen kabul edip, daha sonra da bunları Kur‘ân‘dan bulma gayreti içerisine girmesidir. Halbuki o hiçbir sûrette bunları nazarı dikkate almayacağını ifade etmiştir.“ (76) Ancak onun beş vakit namaz olgusunu peşinen kabul edip etmediği belli değildir. Namaz vakitlerinin beş vakit olduğuna dair bir ön kabulünün olmaması ve bunu tamamen âyetlerden çıkarması da mümkündür.

Âyetleri tercüme ederken (yer yer tahrife kaçan) aşırı tasarrufları ve yaptığı aşırı te‘villerde ilmî seviyeyi düşürerek adeta ağız kavgalarına girişmesi, onun en çok tenkit edilen yönlerindendir.(77)

3. Ahmedüddîn Amritsarî ve “Beyânun li‘n-Nâs” İsimli Eseri

Kur‘âniyyin hareketinin önemli düşünürlerinden birisi olan Hoca Ahmedüddîn, 1861 yılında Hindistan‘ın Amritsar kentinde doğmuştur. İlk eğitimini geleneksel dini öğretim kurumlarından alan Ahmedüddîn, daha sonra İngilizlerin açtığı misyoner okullarında Kitâb-ı Mukaddes ve modern ilimler alanında eğitim görmüştür. Hoca Ahmedüddîn, iyi derecede Arapça, İngilizce, Farsça ve Urduca bilmesinin yanında yaşadığı yörenin yerel dillerini de anlıyordu.(78)

Dönemin önemli şahsiyetlerinden Ahmet Han, Abdullah Çekralevî, Muhammed İkbal ve Gulam Ahmet el-Kadiyânî gibi kişilerle bizzat görüşen ve fikir teatisinde bulunan Hoca Ahmedüddîn, “Ümmeti Müslime“ adı altında cemaatsel bir yapılaşmaya girişir ve Kur‘ân üzerine yazdığı kitaplarının yanında, “Belağ“ ve “Beyân“ isimlerinde iki de dergi yayınlar.(79)

İlâhibahş‘ın değerlendirmelerine göre Hoca Ahmedüddin, yazmış olduğu yazılarda fikri derinliğiyle temayüz etmiş gerçek bir üstaddır. Bu sebeple o, ele aldığı bir konuyu -başka hiçbir şeye iltifat etmeksizin- sadece Kur‘ân‘a dayanarak tüm yönleriyle ele alıp hakkını veren bir düşünürdür.(80)

Onun eserlerinden bazıları şunlardır: “Mu‘cizetü‘l-Kur‘ân”, “Burhânu‘l-Furkân ve Reyhânu‘l-Kur‘ân”, “Tefsîru Beyânun li‘n-Nâs”.(81) Tek kaynak olarak Kur‘ân’ı benimseyen Ahmedüddîn Amritsarî‘nin tefsir alanındaki en önemli eseri “Beyânun li‘n-Nâs” isimli tefsiridir. Her ne kadar İlâhibahş, bu eserin Kur‘ân‘ın başından Kasas Sûresinin 70. âyetine kadarki bölümünü kapsadığını söylese de Birışık, tefsirin Kur‘ân‘ın tümünü ihtiva ettiğini bildirmektedir.(82)

Tefsirin son baskısına yazdığı tanıtım yazısında Tefsir Profesörü Gulam Mustafa Tebessüm, bu eseri şu şekilde tanıtmaktadır: Ahmedüddîn öncelikle Kur‘ân’ı Kur‘ân‘la anlamaya çalışmış, Arap dilinin gerekleri ve fıtrat kanunu dışında hiçbir şeyden istişhâd etmemiştir. Kur‘ân‘daki Sûre, rukû (âyet grupları) ve âyetler arasındaki münasebeti güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Tefsirini yazarken mezhebî sınırlamalardan uzakta durmuştur.(83) Ayrıca Kur‘ân‘da neshin varlığını kabul etmeyen ve sebeb-i nüzûlle ilgili rivayetleri kabule şayan bulmayan Ahmedüddin, Kur‘ân‘da yedi harfin varlığını da reddeder.(84) “Beyânun li‘n-Nâs” isimli tefsirinde ise şöyle bir yöntem takip etmektedir: “Her Sûrenin başında sûrenin ismi, önceki sûreyle irtibatı ve hangi konuları ihtiva ettiği özlü bir biçimde anlatılmaktadır. Kur‘ân‘daki rukû‘ların kendi içerisinde anlamlı birlikler olduğu inancından olsa gerek, âyetler rukûlara göre bölünerek tefsir edilmiştir. Her defasında bir (bazen birden fazla) rukû alınıp önce tercümesi verilmekte ardından da ”Teşrîhât” başlığıyla açıklamalara geçilmektedir. Bu usûl tefsirin birinci cildinden sonra bozulmuş ve diğer ciltlerde âyetler grup olarak alınıp tercüme ve tefsir edilmek yerine tek tek tercüme ve tefsir edilmiştir.“(85)

Onun Kur‘ân’ı tefsir ederken çok derin yorumlara ve tahlillere girdiği görülmektedir. Rivâyet tefsirlerinde müfessirlerin rivâyetler yardımıyla aştıkları problemleri o, dilin özelliklerini, aklın kurallarını ve Kur‘ân‘ın bütünlüğünün verdiği desteği kullanarak aşmaya çalışmıştır. Fikir örgüsü bakımından oldukça başarılı olan bu tefsirde müellifin, Kur‘ân‘ın sunduğu ilkeleri doğrular olarak kabul ettiği ve problemleri bunlara göre çözdüğü görülmektedir. Ancak müfessirin herhangi bir usûl ve yönteme dayandırılmayan te‘villeri ile indirgemeci bakış açısı ve değerlendirmeleri en çok eleştirilere maruz kalan yönleridir.(86)

4. Gulam Ahmed Perviz ve Mefhimu‘l-Kur‘ân ile Metâlibu‘l-
Furkân İsimli Eserleri


İlk dini eğitimini, “Ciştî“ tarikatına mensup olan mutasavvıf dedesinden alan Perviz (1903-1985), lise eğitiminden sonra Devlet matbaasında kâtip olarak göreve başlar ve bu arada da kendisini ilme adar. Bizzat kendi destek ve gayretleriyle arkadaşı Seyyid Nezir Ahmet‘in “Tuli-u İslâm“ adında bir dergi çıkarmasını sağlar.(87) Perviz‘in kendi ifadesine göre içindeki ilk fikir çatışması, bir tefsir kitabını etüt ederken başlar. Olay kısaca şöyle cereyan etmiştir: “Ey iman edenler! Siz de Musa‘ya eziyet edenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu, onların dedikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah katında şerefli idi.“(88) âyetinin tefsirinde Buhârî ve Tirmîzî‘nin Ebû Hureyre‘den tahriç ettikleri bir hadisle karşılaşır. Bu hadiste, İsrailoğulları‘nın Hz. Musâ‘yı ”alaca‘ hastalığıyla itham ettikleri, Hz. Musâ‘nın elbisesini koyduğu taşın elbiseleriyle birlikte kaçtığı ve onu yakaladıktan sonra Hz. Musâ‘nın taşa vurduğundan bahsedilmektedir. Oysa Kur‘ân bu âyette geçen ”eziyet‘in açıklamasını başka âyetlerde yapmıştır; İsrailoğulları‘nın aşırı inatları ve ihtiyaçları olmayan şeyleri ısrarla istemeleri gibi kendilerine verilen ilâhi nimetlerin ellerinden alınmasına sebep olan birçok eziyet...Gerisini Perviz‘in ağzından dinleyelim: “...Korkudan tir tir titremeye başladım ve derin düşüncelere daldım...Zihnimi kuşatan şüpheler birbiri ardına gelmekteydi...“(89) 

Pakistan‘ın bağımsızlığından sonra Karaçi‘ye geçen Perviz, kendi fikirlerini yayacak uygun bir ortam bulmuş ve dergisine nisbetle “Nevâdî Tuli-u İslâm“ adı altında merkezler oluşturmuştur. Birkaç yıl içinde ünü ve fikirleri Pakistan sınırlarını aşarak Arap ülkelerine, Avrupa ülkelerine ve hatta Amerika‘ya kadar ulaşmıştır. Kendisi hakkında olumlu ve övücü yayınlar yapan devlet organlarının da desteğiyle bir çok avukat, hakim, mühendis, ögretim üyesi, ögretmen ve öğrenci Perviz‘in hareketinin saflarına katılmışlardır.(90)

Perviz hakkında yapılan çalışmalarda birbirinden farklı şu üç görüş ileri sürülmüştür; 
a- Perviz, XX. Yüzyılın büyük bir filozofudur, 
b- b- O, hiçbir orijinalliği olmayan ve Karl Marx‘ın ekonomisi ile Darwin‘in evrim teorilerini aynen kopya eden birisidir, 
c- O, Seyyid Ahmed Han ve Muhammed İkbal‘in fikirlerini geliştiren modernist bir düşünürdür.(91)

Perviz‘in içinde yaşadığı sosyal, siyasi ve ekonomik şartlardan çok fazla etkilendiğini söyleyen Chawala, şu dikkat çekici tesbiti yapmıştır: “Perviz kendi döneminin bir ürünüdür. Onun için İslâm ilerleme demekti ve bu sebeple onu günün ihtiyaçlarına göre yorumladı. Onun yorumunun en can alıcı noktası siyasal ve ekonomik teori idi...“(92)

Perviz‘in yazdığı eserlerin hemen hemen tamamına yakını Kur‘ân ve onun yorumu ile ilgili olmasına rağmen, Kur‘ân‘la doğrudan ilgili eserlerini şu üç grupta değerlendirmek mümkündür: 
a- Konulu tefsir türünden olan eserleri (93)
b- Kur‘ân‘ın muhtevası, dili ve ilimleriyle ilgili eserleri(94)
c- Kur‘ân tefsirleri.(95)

Doğrudan tefsirle ilgili iki çalışmasından ilki olan “Mefhimu‘l-Kur‘ân” isimli eserinde Perviz, Kur‘ân-ı baştan sona gözden geçirerek âyetlerden anladığını çok kısa ve özlü bir şekilde kayda geçirmiştir. Bu sebeple o, ne tam bir Kur‘ân tercümesi ve ne de tam anlamıyla bir tefsirdir. Kendi deyimiyle onun Kur‘ân’ı anlama çabasından ibaret olan bu eserinde o, öncelikle Kur‘ân‘da geçen kelimelerin Kur‘ân‘ın nazil olduğu dönemde hangi anlamlara geldiklerini bulmaya ve Kur‘ân‘ın bu anlamlardan hangilerini nerede ve nasıl kullandığını tesbit etmeye çalışır. İkinci ve daha önemli bir adım olan, Kur‘ânî öğretilerin kendileri vasıtasıyla sunulduğu temel Kur‘ânî kavramların çok iyi bilinmesi gerektiğini ifade eder ve bu alanda yoğunlaşır.

İşte bu sebeple de, tercümenin Kur‘ân‘ın kelime ve kavramlarını hakkıyla ortaya çıkarmaktan aciz olduğunu ileri sürerek bu eserini bir tercüme gibi hazırlamamıştır.(96) Müellifin “Metâlibu‘l-Furkân” isimli tefsiri ise, uzun yıllar boyunca devam eden Kur‘ân’ı Kerîm derslerinin teybe kaydedildikten sonra yazıya geçirilmiş şeklidir. Ancak eserinin mukaddimesinde de belirtildiği üzere, daha hayattayken aralıklarla basılan ilk altı cildin müsveddelerini okumuş ve eksik kaldığına inanığı yerleri tamamlamış, konuşma dilinin yazıya geçirilmesiyle oluşan bazı kapalılıkları da gidermiştir.(97)

Tefsirin mukaddimesinde Kur‘ân’ı anlamak için atılmasİ gereken adımlarla ilgili olarak şu iki hususa dikkat çekilmektedir: İlk olarak Kur‘ân‘da geçen kelimelerin öncelikle bulundukları bağlam içinde, daha sonra da aynı kökten gelen diğer kelimelerle birlikte değerlendirilerek anlamlarını belirlemek, ikinci olarak da bütün ön yargılardan arınarak Kur‘ân üzerinde tedebbür etmek gerekir.(98)

Perviz, bu eserinde, aynı sûre içerisindeki peş peşe gelen âyetleri belli gruplara bölmüş ve bunlara ”bâb” adını vermiştir. Sonra da aynı bâb‘daki konuların bir listesi, o bâbın başında verilmiştir. Söz konusu bâbın tefsiri bittiğinde ise ulaşılan sonuçlar özet halinde sunulmuştur. Tefsirinde, çok zorunlu bir durum olmadıkça, âyetler tercüme edilmemiş, sadece mefhum ile yetinilmiştir. Ayrıca, daha iyi anlamak maksadıyla, Kur‘ân‘ın nüzûl sırasına göre tertib edilerek okunmasına karşı çıkmakta ve esbâb-ı nüzulü dikkate alarak O‘nu anlamaya çalışmanın doğru olmadığını ifade etmektedir.(99)

Perviz‘e yöneltilen en önemli eleştirilerden biri onun Hz. Peygamberi, Kur‘ân’ı tefsir etmede en yetkili kişi olduğunu kabul etmesine rağmen, kolaycılığı seçip rivayetlerde gördüğü bazı problemleri bahane ederek hadisleri tümden reddetmesidir. Bir diğeri de, kendisi dışındaki alimlerin büyük bir bölümünü Kur‘ân’ı ve dini anlamamakla suçlaması ve onları ilk sıraya hadisleri alıp Kur‘ân‘a ikincil değer veriyormuş gibi göstermesidir.(100)

 

Arş. Gör. Şahin GÜVEN
E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 2159

YORUMLAR (1)

TEŞEKKÜRLER KARDEŞİM İNSAN NASIL İMAN ETTİM DEDİĞİ ZAMAN O İMANINI SALİH AMELE DÖNÜŞTÜRMEDEN HİÇ BİR ANLAM TAŞIMIYORSA İNANDIĞI DİNİN KURALLARINI GEREĞİ GİBİ YAŞAM HAYATINA KOYMADIKÇA BİR ANLAM TAŞIMAZ. DUA ;İSTEKLERİN VE ARZULARIN FİİLLE BUUŞMASSININ ADIDIR. FİİLE DÖNÜŞMEYEN BİR DUA İÇERİSİNDE SU BULUNMAYAN BOŞ BİR TESTİYE BENZER..29.07.2014 02:51

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.