Bugün: 22.07.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Batıdaki Muhafazakarlık Müslümanlarda Totemizme Dönüştü

Batıdaki Muhafazakarlık Müslümanlarda Totemizme Dönüştü

Batıdaki Muhafazakarlık Müslümanlarda Totemizm Hastalığına Dönüştü.. Bu durum Müslümanlar için Günümüzün vebası diyebileceğimiz konuma geldi.

Muhafazakârlık ve Totemizm
Muhafazakarlık, geçmişten intikal eden, üzerinde neredeyse bir konsensüs sağlanmış değerlerin korunmasına ve sürdürülmesine taraftar olma durumudur.



Taassup ve tutuculuk ciddi farklılıklar göstermekle beraber, mutaassıp ve tutucu da esasen muhafazakârdır. Ancak muhafazakâr kişi illaki mutaassıp veya tutucu olacak diye bir kaide mevcut değildir. Belki ilki, diğerinin gerek koşuludur fakat asla yeter koşulu değildir.


Mutaassıp ile muhafazakâr arasındaki en temel fark, değişime gösterdikleri tepkidedir.
Muhafazakâr, sahip olduğu ve korunmasını istediği değerleri samimiyetle özümsemiş olmakla beraber teferruattaki değişimleri anlamaya, algılamaya çalışır. Kişisel, ailevi ve toplumsal düzenindeki radikal değişikliklerden ürker ve belki tepki gösterebilir. Ancak, onları algılama-anlama çabasına girmekten kaçınmaz ve temel değerleri açısından test etmeye hazırdır. Muhafazakârlığın toplumsal veya siyasi boyutu bu olabilir.



Mutaassıp ise, böyle herşey çok güzel, hiçbir şey değişmesin kardeşim der. Kılığım kıyafetim, yaşam biçimim, sosyal hayatım, kısacası etrafımdaki hiçbirşey değişmesin ki ben yeni yeni kavramlar ve olgular üzerinde düşünmek zorunda kalmayayım, sırf onları reddetmek adına olsa bile!


Muhafazakârlık mutaassıplıkla birleştiğinde ortaya çıkan sonuç tutuculuk olur. Müslümanın muhafazakârlaşması bu açıdan oldukça önemlidir. Müslüman muhafazakârlaştığı zaman kendisini geliştirme özelliklerine kapalı ve saldırgan bir tutum içerisine girecektir.



İnsan ve doğasıyla ilgili bu yaklaşım, bir muhafazakârın topluma nasıl baktığını anlamanın da anahtarıdır. Ona göre toplumu oluşturan değer ve kurumlar, insanın eksikliklerini gidermesi ve onun varoluşuna anlam kazandırması bakımından hayati bir önem taşır. Bu kurumların başında ise, "bireyin hafızası" ve "kalesi" olan aile gelir. Ona göre bireyin içine sığınacağı bu liman ne kadar sağlam olursa, toplum da o kadar güven içinde olacaktır. Aynı şekilde, gelenek gibi "zamanın testinden geçmiş ve kalımlılığını ispatlamış" olan diğer kurumlar da, sağlıklı bir toplumun yapı taşları anlamını taşır. Başta inançlar olmak üzere, toplumu oluşturan bireye bir aidiyet duygusu kazandıran değer ve semboller muhafaza edilerek toplumun dejeneresi durdurulabileceğine inanılır. İnançları ve sembolleri muhafaza etme fikri zaman zaman şiddete sevk edebilir.



Dogmatik toplumlarda hayat önemlidir. Her şey hayata endekslenmiş durumdadır. Hayat okunarak vicdanların kılavuzluğunda zekâ sürekli toplumu geliştireceği düşüncesi düşünce olmakta kalmaz vahyin ilk emrini oluşturur.



Muhafazakârlaşan inançlar atalarından gelen miras gibi korumaya alınır. Her ne surette olursa olsun atalardan gelen kesin doğru gibi kabul edilerek savunma refleksi oluşturulur. Her iki anlamda da muhafazakârlık mutaassıplığa dönüşmektedir. Reel olarak muhafazakârlık kamusal sistemin olduğu gibi kalmasını ve korunmasını önerir ve arzu ederse bile zaman zaman gelişmeye de açık kapı bırakır. Ancak mutaassıplıkla birleştiğinde kamu gücünü kullanarak inançlara baskı unsuru haline dönüşür.



Bugün dünyanın çok yerinde durum budur. Siyonist İsrail mutaassıplıkla muhafazakârlığın birleşmesi neticesinde Filistinlilere ve Araplara zulmetmektedir. Bu durum İran ve benzeri çok sayıda ülkede mevcuttur.



Batı toplumlarında muhafazakârlık doğu toplumlarından daha çoktur. Karanlık çağlarda başlayan haklı korku hala daha batı toplumlarının en temel korkusudur. Fransız ihtilaliyle başlayan süreçte laiklik ilkesi ile mutaassıplığın sisteme veya kamuya baskısı aşağılara çekilmek istenmişse de bu durum uygulamada böyle gerçekleşememiştir. Batı paradigmasında en büyük değer hiçbir zaman dinsizlik olamamıştır. Batı toplumlarında dinsizlik oldukça yüksek oranda seyretse bile kamu çarkı Hristiyanlıktan taviz vermemeye çalışır.



Batı dünyası İslam dünyasından daha tutucu ve daha muhafazakârdır.
Batı dünyasının tutuculuğunu denetleyecek bir üst düşünce yoktur. Hristiyanlık kendi içerisin paradokslar yaşayan bir anlayış bir manevi olgudur. Birileri sürekli olarak Hristiyanlığın öngörülerine sarılacak birileri de tam tersi dindarlıktan kaçmaya dindarlık veya dini sembollerin karşısında yer alacaktır.



Muhafazakâr insan, her şeyden önce, mütevazı bir insan tahayyülüne sahiptir. Ona göre insan, yaratılışı veya doğası gereği sınırlı bir varlıktır. Bu kavrayış, özellikle Rönesans (zekanın hürriyeti) ile gelen insan anlayışına duyulan bir tepkiyi ifade etmektedir. Bilindiği gibi rönesans, insana olağanüstü bir iyimserlikle bakmış, insana ve insan aklına temel, kurucu bir rol atfetmiş ve "aydınlanmış zekanın" sahip insanın dünyayı anlama ve dönüştürme potansiyelini alkışlamıştır.



Ancak XVIII. yüzyılın filozoflarının pek çoğunun hararetle savunduğu bu yaklaşım, özellikle sonraki gelişmeler ışığında, bir tepki birikimini de beraberinde getirmiştir. Fransız Devriminden sonra, özellikle Aydınlanma fikirleriyle beslenen ve kendilerinde, şu veya bu yönde, bütün bir toplumu ve dünyayı dönüştürme kapasitesi gören lider ve kadroların insanlığı içine sürükledikleri felaketler ve bu süreçlerde yaşanan acılar, zaman içinde belirginleşecek olan muhafazakâr bir insan tasavvurunun da zeminini oluşturmuştur. 



Bu bağlamda bir muhafazakâr, “insana tarihten, gelenekten, inançlardan ve ona kimliğini veren diğer kurumlardan bağımsız bir biçimde bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmaz”. Tersine, ona göre insan mükemmel olmayan ve hiçbir zaman da olamayacak bir varlıktır ve ancak bu kurum ve değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir.



Batı toplumunun geldiği bu noktada insan küçümsenerek bireylerin bilgeliği reddedilmiş bileşenlerin bilgeliği olabileceği düşüncesi gelişmiştir. Tür bilgeliği adı altında birçok bileşenden oluşabilecek bir bilgelik olabileceği kanaatine varılmıştır. Bu durum aslında Rönesansla başlayan insana değer verme düşüncesinin de sonunu hazırlamıştır.



Muhafazakârlığın bu insan tasarımının manevi olan ve olmayan kaynakları vardır. Ona göre Hıristiyanlığın "ilk günah doktrini", insanın mükemmelleştirilemeyeceğini vurgular. Dindar olmayan veya ateist muhafazakârlar ise aynı sonuca, tarihi ve siyasi pratikten yola çıkarak ulaşırlar.



Muhafazakar için, aileden manevi olan ve olmayan cemaat yapılarına, hayır amaçlı geleneksel kurumlardan ve ekonomik dayanışma amaçlı mesleki kurumlara kadar, bireyin içinde yer aldığı bütün bu ara kurumların siyasi bakımdan çok özel bir anlamı daha vardır. Bu kurumlar, Burke`ün ifadesiyle, bireyi siyasi otoriteye karşı koruyan "küçük müfrezeler" gibidir ve onların zayıflaması veya yokluğu durumunda birey, devlet karşısında "çıplak ve silahsız" kalır.



Bu yaklaşım, günümüzde demokrasiyi savunan farklı siyasi perspektiften pek çok bireyin de altına imza atabileceği bir argümanı ifade eder.


Sosyolog Robert Nisbet; Fransız Devriminden sonra ara kurumların tahrip edilmesiyle, insanı ezen totaliter devletin ortaya çıkışı arasında anlamlı bir ilişkinin varlığını vurgular. Aslında bu tespit bir ölçüde laiklik ilkesinin batıyı sürüklediği noktaya da işarettir. İnançla otoritenin bağlantılarını kopardığınızda otorite totaliterleşecek ve bulunduğu veya yönettiği toplumu ezmeye başlayacaktır. Bu durumu özellikle laiklikle temel temele zıt olan Müslümanların yaşadığı toplumlarda uyguladığınız zaman sürekli sorunlarla karşılaşılacaktır.



İslam dini hayatı temel olarak aldığı için yani hayatı “din” olarak kabul ettiği için hayata konabilecek sınırlamalarla kavga eder. Bu eşyanın tabiatında olandır. Müslümanlardan kaynaklanmaz.



Muhafazakârın siyasete bakışı, insana ve topluma ilişkin bu yaklaşımların doğal bir sonucunu veya mantıksal bir uzantısını ifade eder. Muhafazakârların sempatiyle baktıkları kurum ve değerlerin devlet eliyle tasfiye edilmeye çalışılması, toplumsal dokuyu bozması, onun doğal veya kendiliğinden gelişimine zarar vermesi ve öngörülemeyen olumsuz sonuçlar ortaya çıkarması bakımından adeta bir cinayettir. Bu yüzden muhafazakâr, otorite ve hiyerarşiye sempatiyle bakmakla birlikte, siyasi otoritenin bu değer ve kurumlara müdahale etmesine veya yukarıdan aşağıya onları yeniden biçimlendirmeye kalkışmasına karşı çıkar.



Muhafazakâr, otorite ve hiyerarşiye sempatiyle bakmakla birlikte, siyasi otoritenin bu değer ve kurumlara müdahale etmesine veya yukarıdan aşağıya onları yeniden biçimlendirmeye kalkışmasına karşıdır. Muhafazakâr devlet otoritesine duyduğu saygı, onun ailenin sınırını ihlale kalkışması durumunda biter ve bu aşamada muhafazakâr aileyi savunur. Yani temel değerler inançlar değil de aile olmuş olur. Müslümanlarda bu durum tam tersidir. Müslümanın temel değeri inançlarıdır.



Müslüman için Allah, Peygamber ve Allah yolunda cehd etmek cihad etmek en üst değer olmak zorundadır. Bu değerlerden sonra aile devreye girer. Batı toplumları ile İslam toplumlarının farkları burada başlar. Tevbe suresinin 23 ve 24 ayetleri bu konuda belirleyici ayetlerdir.



Bu özellikleriyle muhafazakârlık, günümüzde liberalizm ve sosyalizmle birlikte, özellikle Batı dünyasına damgasını vuran üç büyük siyasi doktrinden biridir. Yukarıda anlatılmaya çalışılan şekliyle bu fikirleri taşıyanlar, siyasi bakımdan kendilerini genellikle muhafazakâr olarak adlandırırlar. Bu temel görüleriyle muhafazakârlık her ülkede farklı renkler alır. Çünkü her ülkenin muhafazakârlarca değerli ve korunmaya layık olan kurum ve değerleri farklıdır. Ancak insana bakışları, değişen içerikleriyle bu ara kurumlara duydukları saygı, tedrici değişimden ve sınırlı siyasetten yana oluşlarıyla, en azından düşünce stili ve siyasi tarz açısından, dünyanın her yerindeki muhafazakârlar ortak bir paydada buluşurlar.



Dünyamızda bugün itibariyle bu değerler geçerli değerlerdir.
Siyasi açıdan ele alındığında otoriteye hakim olanlar reformları bırakır ve kurumların değerlerini en üst seviyeye taşırlarsa ve bu ülkelerin yargı sisteminde “kamu davası” adında aslında sadece bozguncular için olması kabul edilebilecek kontrol sistemi varsa ve kişilerin ölmesi dahil tüm insani değerleri yok olsa bile kamunun tüm kurumları ayakta kalmalıdır düşüncesi hakimdir.


"Şeyh edep alinin “insanı yücelt ki devlet yücelsin” düsturu sadece sözlerde kalır. Otorite her alanda mensuplarına zulmeder.


Maalesef bugün dünyanın hemen hemen hepsinde durum budur. Türkiyede de 13 yıldır iktidar olan zihniyet farklı bir işlem farklı bir uygulama yapmamıştır.



Muhafazakârlık inançlar noktasında mutaassıplığa dönüştüğünde tarihten gelen daha doğrusu atalardan gelen kalıplaşmış düşünceler totemizme dönüşür.



Totemizme dönüşen düşünceler için savunma refleksleri geliştirilir. Bireyler bunları gönüllü olarak görev kabul ederler. Bugün İslam alemi totemizmi en koyu en kuşatıcı ve en tutucu şekilde yaşamaktadır. ABD li Kızılderililere ait olan totom kelimesi dünya genelinde bir “ideol” olarak kabul edilmiş ve altı doldurulmuştur.



Gelişme ve geliştirmeye kapalı bir anlayışla hayatiyetini sürdüren totemizm Müslümanları perişan hale getirmiştir. Muhafazakârlığın totemizme dönüştüğü toplumlar kendi düzenlerini kuramazlar. Reformlara kapalı toplumlar hayatiyetlerini sürdüremezler. Bu eşyanın tabiatında vardır.



Bugün Müslümanlar kendi kitaplarını bir kenara atmış başkalarının kitabi kültürleriyle hayatlarını sürdürebileceklerine inanmaktadırlar. Her yıl yüzlerce Müslümanın öldürüldüğü dünya da totemizm den taviz verilmeden tekrar ölmeye hazırız mesajları verilmektedir. Kahrolsun şu kahrolsun bu demekle bu muhafazakâr güçler kahrolsaydı dünya da değer ölçülerinin kıymeti kalmazdı.



Müslümanlar muhafazakâr olmamalı derken tam aksine muhafazakârlığın bir ileri derecesi olan totemizme geçiş yapmışlardır. Oysa Allah cc sürekli yaratmaktadır. İnsanlara da sürekli hayatı okumalarını söylemektedir. Sürekli yaratılanı sürekli okuyarak hayatını yenilemesi gerekenler maalesef vahyin bu ilk ilkesinden bi-haber olarak yaşamaktadırlar. Vahyin totemizmine geçiş bile sıkıntılı bir anlayış iken Müslümanlar henüz kendilerine inen vahyi kültüre sahip değillerdir.



Allah cc Sürekli yaratmaktadır. Melekler inerde iner diyerek her yıl yeniden yaratılışı anlatmaktadır. Müslümanlara düşen vahyin içeriğle uğraşmak veya vahyin reforme edilmesine çalışmak yerine hayat yeniden okunarak hayatın yenilenmesi ve hayatta reform yapılmasıdır. Bu işlem her yıl tekrarlanmalıdır. Tüm bunları yaparken yazılı vahiy rehber olma ve müracaat edenleri toplama birleştirme aksiyonuna devam etmelidir. Allahın kainattaki ayetleri mutlaka okunmalıdır.



Müslümanlar toplumu kurgulayacak ve aynen Hz. Muhammedin yaptığı gibi toplumun tüm hastalıklarına çözümler getirecek çalışmalar yapmalıdırlar. Mekki sureler incelendiğinde Hz. Muhammedin yolu ve yöntemi ortaya çıkmış olacaktır. Bugün dünya insanlığını sömüren kapitalizmle ilgili tek çalışması olmayan kitle Müslümanlardır.
Gelir dağılımı nasıl olmalı
Çalışma hayatı nasıl olmalı
Yasama, yürütme ve yargı nasıl olmalı
Eğitim sistemimiz nasıl olmalı
Savunma sistemimiz nasıl olmalı
Hukuk sistemimiz nasıl olmalı
Tarım ve Hayvancılığımız nasıl olmalı gibi çalışmalarımız olacak ve dünyaya bunları önereceğiz ki sorunların üstesinden gelelim ve muhafazakarlık totemizmden kurtulmuş olalım..



Kimse boşuna külhanbeylik yapmasın. Kimse boş boş sloganlar atmasın ve attırmasın. Yapılması gerekenleri biran önce hayata geçirmeye çalışmadığımız müddetçe hem doğunu hem de batının çöküşü gerçekleşecek, en değersiz olan en değerli olana tercih edilmeye devam edilecektir.



Müslümanlar sosyal ve siyasi alan dahil tüm alanlarda vahyi atmosferdeki sistemlerinin fikir altyapısını oluşturmalıdırlar. Fikir, teori, hareket ve hedefe ulaşmak. Bunu yapmak hiçte zor değil. Tek kişi olarak göreve başlayan Allah resulü bunu sıfırdan gelerek 13 yıl gibi kıza sürede tamamlamıştı. Bizim elimizde oldukça fazla “done” ler var. Biz bugün başlamış olsak birkaç yıl sonra dünyada yeniden Asr-ı saadet gibi bir devrim yaşanması mümkün hale gelebilir.



Bunu başarmak için hayatı okuyarak sürekli geliştirmek ve hayattaki eksilerimizin giderilmesi ve bizlerin bir arada olabilmesi için vahyi rehber edinmek yetecektir. Vesselam

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 3470

YORUMLAR (1)

TEŞEKKÜRLER KARDEŞİM İNSAN NASIL İMAN ETTİM DEDİĞİ ZAMAN O İMANINI SALİH AMELE DÖNÜŞTÜRMEDEN HİÇ BİR ANLAM TAŞIMIYORSA İNANDIĞI DİNİN KURALLARINI GEREĞİ GİBİ YAŞAM HAYATINA KOYMADIKÇA BİR ANLAM TAŞIMAZ. DUA ;İSTEKLERİN VE ARZULARIN FİİLLE BUUŞMASSININ ADIDIR. FİİLE DÖNÜŞMEYEN BİR DUA İÇERİSİNDE SU BULUNMAYAN BOŞ BİR TESTİYE BENZER..29.07.2014 02:51

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.